Yıllar önce ağzımın suları aka aka yurtdışındaki üniversite öğrencilerini izlerken başladı bu macera.
Biz burada sümüklü kantinimizde kıçı kırık 2 çay içip bir karışık tosta tabi olurken insanlar ders arası kulaç kulaç yüzüyor; yine biz, burada iki kampüs arası otobüs altında kalmadan derse yetişebilmek için tecavüz riski maksimumdayken akşamın köründe işportacı/derici/kalaycı/zemzem sucu arasından atlaya zıplaya , derse ulaşmaya çalışırken elemanlar çimlere yayılmış "frizbi"leşiyor. Her daim suluköfte kokan yemekhanemizden çıkan yemekler için 47 dakika sıra beklerken adamlar bugün hangisinde yesek diye cafelerden cafe beğeniyorlar.! Adalet mi lan bu?
Ha işin eğitim kalitesi yönünden, seni nasıl araştırmalarında özgür bıraktıklarından, ya da dersleri "fikir alışverişinde bulunan arkadaşlar" modunda işlediklerinden bahsetmeye hiç gerek yok, onlardan bol bol motivation letter kısmında bahsettim. Ben gerçeklerden bahsediyorum şu an. Iskaladığımızı düşündüğüm bir hayat tecrübesinden..
Benim çevremdeki insanların büyük bir çoğunluğu İstanbul'da oturuyor, üniversiteyi de İstanbulda kazandı, anasının babasının evinden kalkıp hergün okula gidiyor, derse giriyor veya girmiyor ama akşam yine tıpış tıpış evine dönüyor. Lise gibi yani! Kampüs hayatı, öğrenci evleri, tavan yapmış sosyal aktiviteler falan hikaye yani. Yahu benim Sims 2 de yarattığım karakterlerin çocukları bile -ki Eleganda!dan ala da birşey söylediklerini duymuş değilim daha- en şahhane burslarla en şahhane üniversitelerde eeenn şahhane kampüs hayatını yaşadılar!!
Bense Süleymaniye Camii - Vezneciler arasında 4647950 yıllık, sıvaları dökülmüş, iki bina arasında mekik dokuyarak, bütün öğleden sonrayı kantinde çay+sigara yaparak sosyal aktiviteye girdiğimi sanıp, akşamları da Taksime uğrayıp metalci barlarında iki bira yuvarlayıp eve tıpıştıpışlamayı üniversite okumaktan sayıyorum.
Vizelerden finallerden hiç bahsetmiyorum bile! 2 adet x,y değeri verilmiş çok bilinenli bir değer silsilesinden grafik çizmeyi beceremeyen karılar, vizede - finalde aaa aalı ala ulalı amburleyli ap up taktiğiyle su gibi ezberleyip AA larla geçerken, "ulan bunun mantığı ne? bu burdan buraya nasıl ulaşır, bi de amuda kalkıp bakayım, o halde bunun burdaki konumunu şöyle açıklayabilir miyiz ?" diye düşünüp mantık yürütmeye çalışan bizler " Hücre ......... ..........'dır. " gibi insanı paradoksa sürükleyen, kafayı yedirten, bütün kitabı mı anlatayım ulan Allahsız?! diye saç baş yedirten suallerle avcumuzu yalıyörüz.
(Oysa ki yukarıda profillendirilen ablalar ve abiler bu sorunun kitabın 53. sayfasının sağ alt köşesinde yazdığını bilirler.)
Neyse efendim, bütün bunlara dayanarak, yüksek lisansı Türkiyede yapmamaya karar verdim. Ülke ülke gezip, üniversite beğendikten sonra (internette tabi) İsveç'te karar kıldım. Ama belgelerin deadline'a kadar yetişmesi için ışık hızında çalışmam gerekiyordu ve pek de umudum olduğu söylenemezdi. TOEFL sınavının yetişmesi için 1 hafta içinde sınavı almam lazımdı, ama Ankara'da bile TOEFL sınavına yer kalmamıştı.. 5 günlük saç döken yer arama çalışmalarım sonunda ODTÜ'de iptal edilen bir yere yapıştım, komik ve bol uykusuz bir yolculuktan sonra bir de sınavın Listening kısmında uyuyakalarak İsveç hayallerimi suya düşürdüğüm kanaatindeydim ki, mucizevi bir şekilde, uyurken daha başarılı olduğumu farkettim ve iyi bir sonuçla TOEFLı hallettim. Çevirmenle sıkı fıkı ilişkiler ve yüzlerce türk lirasından sonra, sıra niyet mektubunda!! Onu da deadline'dan bir önceki gün ellerinde olacak şekilde son güne bırakarak bir oturuşta yazdıktan sonra, belgeleri teslim edip arkasından 3 kulhuvallahi bir elham okudum üfledim.
Cevabın gelmesi için tam 3 koca ay bekledim. Her gün 55 kere studera.nu adlı sayfadaki hesabımdan bir değişiklik var mı diye kontrol etmekle geçen 3 koca ay!
Cevap önce Stokholm Üniversitesinden geldi. HAYIR. seni beğenmedik, kredilerin yetersiz.. Yıkıl karşımdan! Yıkıldım tabi. İçimde 3 ay boyunca "yok ya olmaz bence, şu zamana kadar her işim ters gitti, bu neden olsun ki?" diye diye büyüttüğüm negatif yaratığın yanında çaktırmadan beslediğim bir umut fidanı varmış, büyümüş atatürk orman çiftliği olmuş, haberim yokmuş. Çok üzüldüm çok ağladım ama, olsun dedim; üstesinden gelinir, burada da bişeyler yaparım. Ama içimde ukte kalacağı çok açıktı. İlk tercihim Uppsala Üniversitesi kıyamamış bana, beğenmiş sevmiş beni. "Gel" dedi şefkatle, "gel". Açtı kucağını. Koşuyorum ben de şimdi ona doğru. 4 nala.. Daha farkında değilim gerçeğin, şimdilik sadece yeni alınmış bir oyuncağın paket kağıdını açarkenki heves var içimde. Gerisinin ne olacağını, orada beni nelerin beklediğini, buradaki hayatımı, sevdiklerimi, arkadaşlarımı rutinlerimi 24 senedir sürekli bulunduğum şehri yani en kısa haliyle hayatımı napacağım? Onları özlemeden nasıl duracağım? O özlemin üstesinden nasıl geleceğim? Beni unuttular mı unutacaklar mı paranoyasını napacağım? Bütün cevapları bu blogda görücem gün gün. Haydi hayırlısı, kesiyorum kurdeleyi...